Özet:
Yönetmen Pavel Lungin ve senarist Dmitry Sobolev’in özenli ellerinden çıkmış 2006 Rus yapımı Ostrov filmi, ikinci dünya savaşında kuzey cephesinde bir gemide baskın yiyen genç tayfa Anatoly’nin, hayatını bağışlamaları karşılığında komutanını Almanlara ihbar etmesi ile başlıyor. Anatoly bu olay ve devamında yaşananlar üzerine yaşadığı derin pişmanlığın yaşamının sonuna kadar peşini bırakmayacağından habersiz hayatı kurtulduğu için sevinirken gemisi Almanlar tarafından havaya uçuruluyor ve Anatoly kendini baygın şekilde bir Ortodoks kilisesinin kıyılarına vurmuş halde buluyor. Hayatının sonuna kadar kiliseye ve dine hizmete kendini adasa da Anatoly işlediği günahın ağırlığını son anına kadar sırtında bir yük gibi taşıyor.
AZİZLERİN GEÇMİŞİ
Oscar Wild ‘Her günahkarın bir geleceği, her azizin bir geçmişi vardır.’ der. İşlenen bir günah bazı özel durumlarda o günahın tam zıddına büyük bir sıçrama yapacak bir tramplen vazifesi görebiliyor. Bu durum her zaman bilinçli bir tercih olmasa da iyi ve kötünün klasik anlamda bir dikotomi olmadığı, evrenin işleyişinde gizemli zıtlıkların olduğunu gösteren bir işaret sanki. Hz. Muhammed’in en büyük düşmanı halefine dönüşüyor, Hz. İsa’yı çarmıha en yakınındaki insan gönderiyor. Şeytan yeryüzünde secde edecek yer bırakmayacak kadar sadıkken bir asiye asilerin liderine dönüşüyor..
Siyah ile beyaz arasında bu geçirgenlik aslında bizi irade kavramına götürse de diğer bir yünüyle beyazdayken emniyette, siyahtayken de umutsuzlukta olmadığımızı gösteren adil bir formasyon öneriyor. Eğer siyahta da kurtuluşa açılan yollar olmasaydı Hz. Ömer’ler, Bişr’i Hafiler, Anatoly’ler olmayacağı gibi; beyazda da uçuruma yuvarlanma ihtimali olmasaydı Yahuda ve türevleri olmazdı.
TANRIYLA KURULAN GÜNAH KÖPRÜSÜ
Eğer siyahtan da Tanrı’ya ulaşan köprüler kurulabiliyorsa bu köprünün başladığı yere mi, vardığı yere mi bakmalıyız. Sufi geleneğiyle harmanlanmış Anadolu irfanına göre köprüye eşkıya giren sonunda evliya çıkabilir; tersi de söz konusudur. İbrahim Hakkı hazretleri boşuna dememiş: Harabat ehlini hor görme Zakir/ Defineye malik viraneler var.
Ostrovun başlangıç sekansı ile finalini yan yana koyun. Sadece bu haliyle bile bir viraneden hazine çıkması öyküsü değil midir? Peki neydi genç Anatoly’nin içindeki o cevheri açığa çıkaran, işleyen ve bir manevi dinamik olarak efsaneleştiren. Birini öldürmesi mi? Yoksa bu günahı Tanrı’ya ulaşmak için bir köprü olarak kullanması mı?

Sadece bu açıdan bile bir Ortodoks rahibin azizliğe erme hikayesi olarak Ostrov, tüm manevi sistemlerin inisiye öyküleri ile kesişen arketipik bir panorama çiziyor. Kaderin beklenmedik bir cilvesi ya da çağrısı ile baş karakter hiç ummadığı bir yola giriyor, bu yolda asıl kendi içinde yolculuk ederek ilerliyor. Ne kadar tanıdık bir tema değil mi..
VUSLATA AÇILAN NEDAMET KAPISI
‘Ariflerin Satrancı’ oyunu yüzlerce yıldır başta Osmanlı olmak üzere İslam coğrafyasında oynanmış, günümüzde monopoly dahil tüm kutu oyunlarının atası olarak kabul edilen geleneksel bir sufi eğlencesidir. Bilen bilir ama kısaca özetlersek bir levha üzerine yazılmış tasavvufi hal ve makamlar arasında gerek yükselerek gerek düşülerek ilerlenen, seyru suluk kavramının sıradan insanların da anlayabileceği şekliyle 2 boyutlu bir kağıda modellenmiş simülasyonudur. Nihai amacın Visale (vuslat) ulaşmak olduğu oyuna başlamanın ise tek yolu vardır; nedamet (pişmanlık) basamağına girmek!
Tuhaf belki anlamsız gelebilecek bu kural oyunun modellediği seyri süluk penceresinden bakıldığında anlam kazanan bir zorunluluktur. Sonu sevgiliye kavuşmaya uzanan (visal) bu sırlı ve zorlu yolun giriş kapısı nedamet (pişmanlık) kapısıdır. Peki ama neden?
Bu sırlı yolun başka bir simülasyonu bir alegorisi olarak Ostrov adeta bu sorunun cevabını verir bize. (tabi ki kendi dar perspektifinden)
Anatoly kültürümüzdeki Nasuh tövbesini andıran bir tutumla nedamete öyle bir demir atmıştır ki kendisini sürekli bir istiğfar halinde görürüz. İstiğfara götürdüğü için de azizliğe yükselişte asıl tramplen görevini nedamet görür. Dinmeyen nedamet ateşinin oluşturduğu Havf (korku) ile imanın ve bağışlanma ümidinin getirdiği Reca (ümit) arasındaki sürekli tövbe ve zikir ‘hal’i Anatoly’yi yükselttikçe yükseltir. Sadece yükseldikçe gösterilebilecek bazı kerametler karşısında da şaşırır. Bu yönüyle terki terk etmiş, ‘hal’inden bihaber bir Anadolu (Anatoly!) ereni gibidir. Baş rahiple bir konuşmasında:
Anatoly
– Tanrı neden konuşmak için beni seçti; bilmiyorum. Oysa bir darağacında sallanmalıydım! Ruhumdaki bu bilgelik nereden geliyor içimde hiç huzur yok, der.
Sufi penceresinden bu bilgeliğin nereden geldiği açıktır. O farkında olmasa da pişmanlığın getirdiği sürekli zikir hali ‘Yakin’(Allah’a yakınlık) getirmiş, bu yakınlık da yaklaşılan zatın mertebesinden bir bakış, bir bilgelik (Marifet) getirmiştir. Marifet, yaradılışın hikmetli özünü hakkıyla anlama ve bu özü yansıtmayı ifade eden bir mertebe olarak tasavvufta visale de en yakın basamaklardan biridir.
Bütün bu göstergelere (keramet) aldırmadan Anatoly mütevazilikten hatta kendini hiçlemekten çekinmediği için mesafe almaya devam (süluk) eder. Yetkinliği (tasarruf gücü) nispetinde cazibesi de artar. Ancak o ne iç ne dış dünyasında bir değişikliğe gitmez. Kömürlerin üzerinde yatmaya, kendine uzatılan para dahil her türlü imkanı reddetmeye devam eder. Anatoly dış dünyaya uyum sağlamak ve ondan daha iyi istifade etmek adına değişmedikçe (yani dünyaya meyletmedikçe) dış dünya, rahip kardeşleri ona uyumlanmaya başlar. Bu sıralama da yine hem sufi meşrep erginleşme hikayeleri ile hem de kolektif bilinç altımızda mühürlü arketipsel metinlerle aynı yapıyı yansıtan bir görünüm arz eder.
Her ne kadar gereğinden fazla vurgulandığını düşünsem de Habil Kabil atıfları da kardeşler arası haset kavramını iyi özetliyor. Anatoly elbette Ortodoks kardeşleriyle aynı dine inanıyor ancak onların inanma ve dini yaşama şekillerinin insanı içsel bir yüceliğe eriştiremeyen kuru bir şekilcilikten ibaret olduğunun da farkında. Bu durumu yer yer yaptığı şakalarla (baş rahibin ifadesiyle soytarılıklarla) dile getiriyor. Herkes kilisenin apsisi (mihrab) yönünde dua ederken onun başka yöne dönüp eğilip kalkma şakası aslında kardeşlerini gerçek anlamda ibadete davet eden bir tebliğ değil de nedir. Baş rahibin altın varaklı lüks yorganını şeytanmışçasına göle fırlatırken de ‘şey’lere yani dünya metaına tutkuyla bağlanmış baş rahibe gerçek azizliğin yolunu öğretiyor. Çünkü ancak gerçek bir aziz bilir ki hakkıyla ermek için ya dünyadan vazgeçmelisin ya da dünya senden vazgeçmelidir.

MURAD ETMEK MURAD EDİLMEK
Peki gerçek bir aziz ne demektir? Daha da önemlisi sıradan bir beşer için bu nasıl mümkündür. Hepimizin içinde bu nüve var mıdır, varsa bu potansiyel nasıl ortaya çıkar ?
Manevi erginleşme sadece İslam Evliyalarının, Hristiyan Azizlerin ya da bir dine mensup olmayan mistiklerin arzuladığı bir yol değildir. Erginleşme hayatın ana örüntüsüdür ve belki de insanoğlunun dinler ötesi paylaştığı ortak bir paydadır. Jung’a göre kolektif bilinç altımız bu erginleşmenin ortak izleri ve izlekleriyle doludur ve belki de bu yüzden yine Jung’a göre ‘Dışa bakan rüya görür içe bakan uyanır.’
Ancak bizim bütün dikkatimiz, rasat enerjimiz, yol ve mesafe alma kabiliyetimiz o kadar dışa dönüktür ki dikkat her zaman yöneldiği şeyi büyüttüğü için dış dünyayı yani rüyayı büyütürüz. Bu enerjiyi içe döndürebilsek belki biz de uyanacağız biz de erginleşeceğiz.
Akla özellikle bu modern çağda ve dominant batı medeniyeti içinde kimin böyle bir arzusu olabilir ki gibi bir soru gelebilir. Peki genç tayfa Anatoly’nin böyle bir arzusu var mıydı? Elbette yoktu. O halde ta en başta genç, zavallı, aciz, naçar Anatoly, arzulayan değil de arzulanan olabilir miydi? Murat eden değil de murad edilen; murad etmesi murad edilen…
İşte böyle musibetler başa gelen kötülükler bir kuru bela değil de bize içimize doğru bir rota çizen sırlı davetlerdir belki de. Tıpkı Anatoly gibi zaman zaman bize de yapılan davetler vardır ve içimizdeki cevheri işleyip erginleşerek kendisine erişmemizi arzulayan bizi de Murad eden biri vardır. Sufilerin en büyük arzusunun ve duasının ‘Rıza’ olduğu ve bunun en büyük makam olduğu söylense de asıl büyük sufilerin rızanın ötesinde bir dua ve makam olarak ‘Murad’ etmeyi ve ‘Murad’ edilmeyi dilediklerini de buraya ekleyelim.
Ostrov bana göre senaryosu ve rejisi itibariyle sadece bir sinema eseri olarak değil, tüm oral anlatıları, dini menkıbeleri, mitoloji ve kolektif bilinçaltının anlatı kodlarını görünmeyen fırça darbeleri ile hikayesine yedirmiş bir eser olarak şapka çıkartılmayı hak eden bir yapıt.
Ayrıca görünenin ötesine açtığı metafizik penceresiyle günümüz sinema anlatısı etrafında oluşturulan çorak topraklarda nazenin şekilde açmış bir gelincik çiçeği gibi; zarif ve güzel olduğu kadar dik durmayı da başarıyor.
Emirhan Yılmaz






























