Ana Sayfa BİYOGRAFİ Bir Dert Adamı: Muhammed İkbal

Bir Dert Adamı: Muhammed İkbal

İslam âlemi zor durumdaydı. Eli silah tutan yiğitler Yemen’de, Trablusgarp’ta, Balkanlar ve diğer açılan birçok cephede şehit düşüyordu. Bu acı günlerde Lahor’da zaman zaman açık hava mitingleri yapılıyor, Türklerin Trablus ve Balkan savaşlarında geçirdiği o zor günlerle ilgili Müslümanlar bilgilendiriliyordu. Bir gün yine binlerce insanın toplandığı bir açık hava mitingi yapılmıştı. Kalabalığın karşısına kara yağız bir adam çıktı ve “Peygamber Efendimizin Huzurunda” adlı şiirini duygu yüklü bir sesle okuyordu. O kişi Muhammed İkbaldi. Müslüman Türk’ün kahramanlıklarını Hint Kıta’sındaki Müslümanlara, özellikle yüksekokul gençlerine anlatıyordu. Muhammed İkbal bu şiirinde kendisinin melekler tarafından, Peygamber Efendimizin huzuruna götürüldüğünü ve Peygamber Efendimizle arasında şöyle bir konuşma geçtiğini anlatır. Efendimizin huzuruna çıktığında Peygamberimiz İkbal’e,

 “İkbal! Sen dünya bahçesinden güzel bir koku gibi çıkıp geldin, oradan bize ne hediye getirdin?” diye sorar. İkbal bu soruya şöyle cevap verir, “Ya Resulallah, dünyada huzur ve rahat kalmadı. Özlem duyduğumuz hayat ele geçmiyor. Bahçelerde binlerce lale ve gül var. Fakat hiçbirinde vefa kokusu yok. Ancak, huzurunuza armağan olarak bir şişe getirdim. Bu şişede o derece kıymetli bir şey var ki bunu cennette bile bulmak imkânsızdır. Çünkü bu şişede ümmetinizin şeref ve haysiyeti vardır. Bu şişede, Trablus’ta şehit düşen kahraman Türk askerinin kanı vardır.”[1] diyerek İslam’ın son savunucusu olan aziz şehitlerin kanını getirdiğini söylüyordu.

Muhammed İkbal, Millî Mücadele yıllarında da milletimize desteğini hep sürdürdü. Bu destekle ilgili anlatılan şu olay çok çarpıcıdır. “Çanakkale’de savaşın en sıcak anlarının yaşandığı sıralarda, yine Pakistan’ın Lahor kentinde, en büyük alanlardan birinde, halkın büyük bir teveccüh gösterdiği muhteşem bir miting düzenlenir. Mitingin amacı Çanakkale’de çarpışan Türklere yardım ve gönüllü asker toplamaktır. Halkın büyük çoğunluğunun fakir olmasına rağmen, meydanlara serilen yardım sergilerine, kulaklarındaki küpelerini, parmaklarındaki alyansları, evdeki eşyalarını satarak elde ettikleri paraları getirirler. Muhammed İkbal çıkar kürsüye halka bir konuşma yapar.
İkbal ile meydandaki herkes hüngür hüngür ağlamaktadır. Gönderilen maddi yardımların yanında dua da ederler Çanakkale’deki kardeşlerine. İçlerinden bazıları son kuruşlarını da verdikleri yetmezmiş gibi cephede savaşmak üzere gönüllü yazılırlar. Bütün bunların hepsi bir yana sessizce gerçekleşen bir olay daha yaşanır o gün. İşte inanç işte kardeşlik bu, dedirten ve yürekleri parçalayan o olay şöyledir: Meydandaki bu muhteşem mitinge kucağındaki yeni doğmuş bebeği ile gelen bir anne, yeni dul kalmış ve verecek bir şeyi olmadığından üzüntü içerisinde kıvranmaktadır. Fakat birden hızlı adımlarla oradan uzaklaşır. Nihayetinde zengin bir efendi konağının önünde durur. Kapıyı çalar ve efendi ile görüşmek istediğini söyler hizmetkârlara. Dilenci zannederler ve almak istemezler kadını. Fakat ısrar eder kadın ve çıkarırlar efendinin huzuruna. Efendi sorar “ne istiyorsun” diye. Cevap verir kadın; Bebeğimi sana satmak istiyorum. O devir de hizmetçi olabilecek küçük yaşta çocuklar satılmaktadır. Fakat bu yeni doğmuş bir bebektir. Hangi anne, canından çok sevdiği yavrusunu hangi sebeple satmak ister? Zengin efendi sorar ama cevap alamaz kadından. Merak eden efendi çocuğu alır. Parayı verir, kadını takip etmelerini emreder hizmetkârlarına. Lahor’daki miting meydanına kadar takip ederler kadını. Kadın parayı olduğu gibi meydandaki sergiye bırakır. Hizmetkârlar efendiye anlatırlar olayı. Şaşkınlık içerisinde kalan efendi, bulup getirin o kadını der. Bulurlar, huzuruna getirirler kadını. Efendi; Sen söylemedin ama ben seni takip ettirdim ve paranı Çanakkale’ye gönderilmek üzere bağışladığını öğrendim. Bunu niçin yaptığını bana anlatmak zorundasın der. Kadın, efendiye dönerek, şöyle der: Şimdi sen diyorsun ki; Çanakkale’ye gönderilecek bir silah için koklamaya doyamadığın yavrunu niye sattın öyle mi? Osmanlı zayıf düştüğünden beridir, yanı başımıza kadar gelen İngilizlerin yaptığı zulümler ortada. Bugün Muhammed İkbal dedi ki; “Eğer Osmanlının son kalesi olan Çanakkale’de geçilirse, hilafet kalmaz ve iyi bilin ki sıra sizdedir. Eğer İngiliz buraya da gelir, namusumuza el uzanır, bayrak iner, vatan toprağı düşmanın çizmeleri altında çiğnenirse, çocuğum olsa ne olur, olmasa ne olur. İşte bu yüzden hiç tereddüt etmeden sattım yavrumu. İngilizlere köle olacağına size hizmetkâr olsun…”[2] İkbalin yürekten inanarak yaptığı konuşmalar Müslümanlarda böyle karşılık buluyordu.

Mütefekkir, münevver, şair ve filozof olan Muhammed İkbal, Pencap eyaletinin Keşmir sınırları yakınındaki Siyâlkût şehrinde dünyaya geldi. Doğum tarihini kendisi 8 Kasım 1877 olarak belirtir. İkisi erkek dördü kız olan kardeşlerin en küçüğüydü. Sûfî meşrepli bir kişi olan babası Nur Muhammed ve annesi İmam Bîbî’nin onun dinî şahsiyetinin gelişmesinde önemli etkisi olmuştur. İkbal, ilk ve orta öğrenimini Siyâlkût’ta gördü. 1895’te Lahor’da Hükümet Koleji’nde felsefe ve hukuk dersleri okudu. Yetişme çağında İkbal’in üzerinde iki kişinin önemli tesiri oldu. Onlardan biri, çocukluktan itibaren ilminden ve irşadından yararlandığı Mevlânâ Mîr Hasandır. Diğeri ise hocası Thomas Arnold’dur. Thomas Arnold, İkbal’in yeteneğini fark etmiş ve Cambridge Üniversitesi’ne gitmesini sağlamıştır. 1907’de Cambridge’deki öğrenimini tamamladıktan sonra Münih’e giderek felsefe doktoru oldu.Ardından Lahor’a dönen İkbal, iki yıl kadar felsefe dersleri okuttu. İslâm dünyasının içinde bulunduğu durum, İkbal’i Müslümanların bir Rönesans gerçekleştirmesi gerektiği fikrine yöneltti. 1928-1929’da İslâm düşüncesinin yeniden inşası üzerine konferanslar verdi. 1930’da Allahâbâd’da gerçekleştirilen Hindistan Müslümanları Birliği’nin yıllık toplantısına başkanlık yaptı. Bağımsız Pakistan Devleti’nin kurulması yönünde ilk ciddi adım, İkbal’in bu toplantının açılış konuşmasında ortaya koyduğu düşüncelerle atıldı. 1931 yılında yapılan II. Milletlerarası İslâm Konferansı’nda Dünya İslâm Kongresi’nin başkan yardımcılığına getirildi.[3]

İkbal 1934’te gırtlak kanserine yakalandı ve sesini kaybetti. Daha sonra gözlerini de kaybetti. Bu sırada okumalara oğlu Cavid’in yardımıyla devam etti. İleriki zamanlarda maddî problemler yaşamaya başladı. Buna rağmen gerek halkının gerekse İslâm âleminin meseleleri ile ilgili çalışmalarını aralıksız sürdürdü. 1937’de, ülkesindeki Müslüman halkın en büyük lideri olarak gördüğü Muhammed Ali Cinnah’a, Hindistan Müslümanlarının bağımsızlığı ve güvenliği hususundaki görüşlerini içeren bir mektup yazdı. 21 Nisan 1938’de 61 yaşında vefat etti. Cenazesi çok kalabalık bir cemaat tarafından kılındı ve Lahor’daki Mescid-i Şâhî’nin minaresi dibine defnedildi.[4]

Muhammed ikbal önce Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Sonra Mir Hasan’dan Farsça, Arapça ve şiir sanatı üzerine eğitim aldı. Parlak bir zekâya sahip olan İkbal, doğu ve batı araştırmalarında gerekli olan dilleri öğrenmişti. Anadili Pencabi olmasına rağmen, ilmi ve edebi çalışmalarında Urduca, Farsça ve İngilizce kullandı. Ayrıca Arapça, Almanca ve Sanskritçe de biliyordu. İkbal, şiirlerini Farsça ve Urduca; nesirlerini de Urduca ve İngilizce yazmayı tercih etti.

Doğu ve batı düşüncesini iyice tanıdıktan sonra kendi fikirlerini ortaya koydu. İnancın hayata aktarıldığı takdirde bir anlamı olacağına inanan İkbalin sade ve mütevazı bir hayatı vardı. Hedefe Kur’an ve sünnetten beslenen “İnsan-ı Kâmil” i koydu. Okumaya o kadar önem verirdi ki bazen yeme ve içmeyi bile unuttuğu olurdu. “Varımız yoğumuz kitap ve hikmettir” diyerek okuma, öğrenme, düşünme ve üretmeye vurgu yapmıştır.

Önemli eserlerinden biri “Cavidname” dir. İkbal, bu eserinde bir gökyüzü gezisine çıkar, çeşitli gezegenleri dolaşır. Birçok kişiyle tanışıp konuşur. Kitabın son bölümünde oğlu Cavid’e seslenir. Onun şahsında gençliğe bu dinin mesajını duyurmak ister. Diğer bir önemli eseri de “İslâm’da Dini Düşüncenin Yeniden İnşası” dır. Bu eser verdiği konferansları içerir. Diğer eserlerinden bazıları ise şunlardır: Kervanın Çağrısı, 1924, Lahor, Benliğin Sırları, 1915, Lahor, Doğu’nun Mesajı, 1923, Lahor, Hicaz Armağanı 1938, Lahor, Cebrail’in Kanadı,1935, Lahor.

KAYNAKÇA

Ramazan Tunç, Muhammed İkbal, Beyan Yayınları, İstanbul, 1984.

Mehmet S. Aydın, “Muhammed İkbal”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C 22, Ankara, 2000.

http://www.timeturk.com/tr/2012/11/09/muhammed-ikbal-bugun-dogdu.html (erişim, 18.01.2016)

https://www.haber7.com/tarih-ve-fikir/haber/1909468-turkiyenin-hic-bir-zaman-unutamadigi-iyilik,(erişim, 6. 7. 2020).

Necati Aydın, “Muhammed İkbal’in Çanakkale Rüyası” Önce Vatan Gazetesi, 24 Nisan 2017. (6.7. 2020).


[1] Ramazan Tunç, Muhammed İkbal, s. 30; Necati Aydın, “Muhammed İkbal’in Çanakkale Rüyası” Önce Vatan Gazetesi, 24 Nisan 2017. (6.7.2020).

[2] http://www.timeturk.com/tr/2012/11/09/muhammed-ikbal-bugun-dogdu.html (erişim, 18.01.2016); Bkz. https://www.haber7.com/tarih-ve-fikir/haber/1909468-turkiyenin-hic-bir-zaman-unutamadigi-iyilik (erişim, 6.7. 2020).

[3] Mehmet S. Aydın “Muhammed İkbal”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C 22, s. 17.

[4] Mehmet S. Aydın, age, C 22, s. 18.