Ana Sayfa GÜNDEM SİYASET Hakan Atilla’nın Cümlelerini Tekrar Okumak…

Hakan Atilla’nın Cümlelerini Tekrar Okumak…

Biraz biyografi, biraz hikâye, biraz tarih, biraz kültür, biraz psikoloji, biraz sosyolojidir günlük… Her şeyden biraz vardır içinde. Onun için değerlidir de. Anı ile karıştırılır. Günlük, yaşanırken, sıcağı sıcağına, günü gününe yazılırken; anı, aradan belli bir zaman geçtikten sonra bellekte kalan biçimiyle kaleme alınır.

Belli bir birikimi olanlar, tecrübelerinden başkalarının da faydalanması için yazmalıdırlar. Günce, akıllı insanların sorumluluğu, makam sahiplerinin zorunluluğudur. Ancak bizim kültür sahamızda pek iltifat görmez.

Bu giriş niye? Halkbank eski Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın “Amerika Atilla’ya Karşı” kitabında yazılanları konuşabilmek için.

“Kimdir Hakan Atilla?”, hatırlamakta fayda var. Halkbank eski Genel Müdür Yardımcısı; İran’a yönelik Amerikan yaptırımlarının (Halkbank aracılığıyla)delinmesi sürecinde rol oynadığı gerekçesiyle Amerika’da yargılanıp, 28 ay hapis yatmış, tahliye edildikten sonra Türkiye’ye gelişinde havalimanında dönemin Hazine ve Maliye Bakanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak tarafından karşılanıp kısa bir süre sonra da Borsa İstanbul Genel Müdürü olarak atanan bir bankacı.

Hakan Atilla’yı gündemimize taşıyan başarılı bir bürokrat olması veya diğer başarıları değil. Maalesef onu ve kitabını yazımıza konu eden “Halkbank- Rıza Zarrap –ABD” bağlamı. Bizim için Hakan Atilla’nın önemi ise (herhalde yaşadığı mahkumiyetin kırgınlığı veya kızgınlığı nedeniyle olsa gerek) diğer üst düzey bürokratların nisyana terk ettiği anılarını, birikimlerini, şimdilik (?) ucundan da olsa kanaatlerini kaleme alması. Bu konu tekrar gündeme gelmezse çok kısa bir sürede kendi ve kitabı nisyana terk edilecek.

Hakan Atilla, bu süreçte yaşadıklarını ve düşüncelerini bir kitapla paylaşmak istemiş. Yazdıklarından anlaşılıyor ki, kitabı yazmaya hapishanede başlamış.

Eserin tanıtımında kullanılan “Tünelin sonundaki ışığa doğru ilerlerken zaman duygusunu yitirmemek için yazdım.” cümlesi bana başına ne geldiğini, daha doğrusu ne geleceğini anlamaya çalışan şaşkın bir adamın, olayın şokunu atlattıktan sonraki “tünelin sonundaki ışığı garanti altına almak” çabası olarak geldi. Geriye doğru düşünerek süreci anlamaya çalışıyor. Karanlığa ışık tutmuyor, ışığı bırakmak istemiyor. Bilgim yok diyor, ama kanaatı olduğu şeyleri de karanlıkta bırakıyor.

Atilla, Londra üzerinden ABD’ye bono satışı için gittiğini, ABD’ye girdiğinde tutuklanmadığını, ülkeye döneceği gün JFK Havalimanında 2 FBI ajanı tarafından “elimizde Türkiye’den servis edilmiş telefon kayıtları var” diyerek Reza Zarrab’la ilişkisi nedeniyle, banka sahtekarlığı ve uluslararası yaptırımların ihlali gerekçesiyle sorguya alınıp ve tutuklanarak Manhattan’daki meşhur MCC hapishanesine götürüldüğünü vurguluyor. Atilla, yargılanma sürecinde de, kitabında da bu işlemlerin hiç biri ile ilgisi ve bilgisi olmadığını söylüyor. Satır aralarında bu süreçte hiçbir sorumluluğu / suçu olmamasına rağmen birileri tarafından “bataklığın derinliğini ve vahametini test etmek” adına kasten kumpasa getirildiğini, tuzağa düşürüldüğünü,  “yapayalnız” bırakıldığını ima ediyor. Bataklığın derinliğini Hakan Atilla’ya yoklatılıyor. “Tuhaflıklar”a vurgu yapıyor. Kendisinin “bazı çevreler” tarafından günah keçisi yapılmak istendiği yönünde şüpheleri var. Süreçle ilgili soruları var. Kanatları da var, ama paylaşmıyor. Bu sürecin sorumlularını ve menfaat temin edenlerini biliyor; birilerine (kimlerse?) uzakta aramayın, hemen yanı başınıza veya aynaya bakın diyor. Yani herkesin her zaman yaptığı gibi, eşgal veriyor, isim vermiyor. Ancak yine de kitaptan şu bölümler dikkat çekiyor:

*

Devletin Gönlü ve Gücü

“New York’a yeni atanan konsolos ziyaretime geldi, ‘eve dönmek dışında bir isteğim yok ama devletin de beni almaya ya gönlü ya da gücü yok… Burası kitabın bence en dokunaklı kısmı. Atilla, ben aptal değilim diyor, “aldatıldım”a hatta “satıldım”a getiriyor.

*

Önemli Makamları Değersiz Varlıklarıyla İşgal Edenler

(Türkiye’de bazı kurumlarda, özellikle ekonomik kurumlarda yöneticilik yapan bürokratlara yönelik değerlendirmeleri oldukça önemli.)

“Atama deyince aklıma geldi. Kendi gölgesinden korkan, ezik, hayatında adam yerine konmamış ama bir şekilde siyasi destekle makam sahibi olunca kendini önemli biri zanneden şakşakçılar ve bunlara ne büyük adam olduğunu hatırlatması için danışman adı altında ne iş yaptığı belirsiz, kişilik erozyonuna uğramış bir dolu dalkavuk var. Devlet görevinde olması uygun olmayan insanlar maalesef rüyalarında göremeyecekleri makamlara gelebiliyor. (Hem bankadaki hem Borsa’daki görevim sırasında maalesef bolca gördüm.) Verdikleri zararın boyutu zamanla ortaya çıkıyor. İş işten geçtikten sonra ah vah eden çok oluyor. İşini layığıyla yapan ve değer yaratan danışmanlar üzerine alınmasın. Benim sözüm kamu kaynaklarından beslenen şarlatanlara. İş takibiyle kendine imkân yaratma peşinde olan, şirket ya da kurum imkânlarını kullanmak dışında bir fayda sağlamayanlara.” 

“Yıllar içinde Türkçe konuşmayı bilmeyen, meramını anlatacak kelime hazinesi olmayan, dünyadan, ilimden, irfandan, habersiz onlarca Genel Müdür, CEO, Başkan tanıdım. Bazılarıyla doğrudan veya dolaylı çalışmak zorunda kaldım. Hepsinin ortak özelliği sırtlarını dayadıkları siyasi parti, siyasetçi veya işadamının onları taşıdığı gerçeğini gizleyerek sanki başarılı kişilermiş gibi davranmaya çalışıp komik duruma düşmeleri idi.”

“Devletin en önemli kurumlarının başındaki yöneticileri sadece sempatizan oldukları için değil gerçekten vizyon sahibi, gelişmeleri ve yönelimleri idrak edebilen, katma değer yaratacak kişilerden ve tabii mümkünse kullanılabilecek derecede önemli zafiyeti olmayan kişilerden seçmek gerekiyor. Uçkur veya servet düşkünü tiplerin önemli mevkilerden uzak tutulması zorunlu, aksi halde yarattıkları ahlaki bozulma bir yana devletin çalışmasını ve güvenliğini de tehlikeye atabiliyor…”

Adını telaffuzdan çekindiği bir sistemin başaltına ateş ediyor.

*

Sorumlular

“Sorumlular dünyanın her yerinde: Devlet, hükümet adına yetkisini kötüye kullananlar ve onlara müsamaha gösterenler. Gücü elinde tutana duyulan o vıcık vıcık, sahte ve seviyeden yoksun hayranlık, yanlışlara yanlış diyebilme cesaretini göstermesine ya da doğru karar vermesine engel oluyor insanların.”